07.02.2001 Esas: 2000/13-1729 Karar: 2001/32

ÖZET: Dava, taşınmazın rayiç bedelinin ödetilmesi(ifa menfaati) talebine ilişkindir.
Davacının ifa menfaatini talep etme olanağı bulunmamaktadır. Ancak,
çoğun içinde azın da var olacağını kabul etmek gerekir. Bu nedenle davacı
talebi; verilen satış bedelinin reel değerinin ödetilmesi şeklinde yorumlanmalıdır.
Taraflar, verdiklerini sebepsiz zenginleşme davasıyla geri isteyebilirler.
Sebepsiz zenginleşmenin temeli hakkaniyet esasına dayanır. Sebepsiz
zenginleşmenin asli fonksiyonunu denkleştirici adalet oluşturur. İadenin
gerçekleştiği andaki değil, iadenin talep edildiği andaki zenginleşme miktarı
bu borcun kapsamını belirlemelidir. İade alacaklısının, geçersiz sözleşmenin
karşı tarafça ifa edilmeyeceğini öğrendiği, bu hususta güveninin kesildiği
an tespit edilmeli, böylece iadenin talep edilmesi zamanı tayin edilmelidir.
Her olay için zenginleşmenin tespitine yarayacak bir formül yoktur.
Hakkaniyet ve denkleştirici adalet görüşlerinin yardımıyla zenginleşmenin
tespiti gerekir. Kural olarak iadenin talep edildiği andaki paranın reel değeri
tespit edilip karara esas alınmalıdır. Somut olayda, davacı davalıya ihtarname
göndererek otuz gün içinde taşınmazın tapusunun verilmesini veya
satış parasının iadesini istemiştir. Davacı ferağın yapılmayacağını sürenin
bitim tarihinde öğrenmiştir. Satış bedelinin bu tarihe göre tespit edilmesi
gerekir. Yani satış bedelinin bu tarih itibariyle ulaşacağı alım gücü bilirkişi
marifetiyle belirlenmelidir. Açıklanan ilkeler göz önünde bulundurulmadan
hüküm tesisi bozmayı gerektirir.
İlgili Mevzuat: MK. madde 2, 3. BK. madde 63, 64.

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Denizli Asliye 3. Hukuk Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen
28.3.1999 gün ve 6-636 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 25.1.2000 gün ve 1999/10202 E.
2000/193 K. sayılı ilamiyle; (...Davacı ,davalı Orhan ve eşi Fatma’nın Denizli 2.
Bölge K. Köyü A. Kaçıran mevkiinde kain olup 253 P. sayısı ile adlarına kayıtlı bulunan
taşınmazı özel parselasyon ile 14 parsele böldüklerini, bunlardan 2, 3, 12, 13
ve 14 nolu parselleri 18.3.1992 tarihli harici sözleşme ile kendisine sattıklarını 2 ve
3 nolu parsellerin tapularını verdiklerini, ihtarname keşide etmesine rağmen diğer
parselleri vermediklerinden 505 m2 miktarındaki taşınmazların rayiç değeri olan
2.525.000.000 TL.’nın faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, davanın zamanaşımına uğradığını esas yönden de davanın reddi gerektiğini,
davacının ödediği bedelin 57.565.000 TL. olup birikmiş faizi ile birlikte
189.964.500 TL. talep edebileceğini zamanaşımı nedeniyle ve esas yönden davanın
reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, 189.964.500 TL. alacağın tahsiline, fazla istemin reddine karar verilmiş,
hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere
ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların
tüm, davacının ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının
reddi gerekir.
2- Davacı, davalılardan satın aldığını ileri sürdüğü 2, 3, 12, 13 ve 14 nolu özel
parsellerden teslim edilmeyen ve tapusu verilmeyen 12, 13 ve 14 nolu parsellerin ra-
yiç bedellerini talep etmiş, mahkemece tüm satış bedelinin faizi ile birlikte tahsiline
karar verilmiştir. “Kanunu Medeni ile muayyen hükümler mahfuz olmak üzere hakim
her iki tarafın iddia ve müdafaalarıyla mukayyet olup ondan fazlasına veya başka
bir şeye hüküm veremez” (HMUK. mad. 74.)

Davada çözümlenmesi gereken uyuşmazlığın haricen satın alınan tapulu taşınmazın
tapusunun verilmemesi nedeniyle uğranılan zararın istenip istenemeyeceği ve
bu zararın kapsamının ne olduğudur. Bir davada dayanılan maddi vakıaları açıklamak
taraflara, bu maddi vakıaları nitelendirmek, uygulanacak yasa maddelerini arayıp
bulmak ve doğru olarak yorumlayıp uygulamak da hakimin görevidir. (HMUK.
madde 75)

Somut olayda taraflar arasındaki satıma konu taşınmazın tapulu olduğu yönünde
uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davada dayanılan 18.3.1992 tarihli sözleşme resmi
biçimde yapılmadığından geçersizdir. (MK. Md. 634, BK. 213, T. Kanunu Md. 26)
o nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu
durumda davacı, bu geçersiz sözleşme nedeniyle davalıya verdiğini, ancak haksız iktisap
kuralları nedeniyle geri isteyebilir. Ne var ki hukuken geçersiz sözleşmeden
kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip
tasfiye edilebilmesi için öncelikle haksız iktisabın kapsamını tesbitteki ilke ve
esasların açıklanmasında zaruret görülmüştür.

Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına
kayan değerlerin iadesi “denkleştirici adalet” düşüncesine dayanır. Denkleştirici
adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade
ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda
olduğunu ve bu gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade
eder.
İlke böyle olmakla beraber iade edilecek zenginleşme miktarının tesbit ve hesaplanmasında,
öğretide birlik olduğu söylenemez. İade edilecek zenginleşme miktarı
konusunda öğretideki bu ayrık düşünceleri, kısaca “fakirleşme kadar olmalıdır” veya
“fiili değer artışı yani gerçek zenginleşme miktarı ne ise o olmalıdır” ve yahut ihlal
edilen hakkın sahibine bahşettiği yararlanma yetkisi ile bağdaşmayan her türlü
zenginleşme miktarı kadar olmalıdır” şeklinde özetlemek mümkündür. Olayı çözümlerken
öğretideki bu görüşlerden şüphesiz yararlanılmalıdır.
Bilindiği gibi ülkemizde yaşanan enflasyon, uzun yıllardan beri yüksek oranlarda
seyretmekte ve paramızın değeri de bununla ters orantılı olarak devamlı düşmektedir.
Belli bir miktar paranın verildiği tarihteki alım gücü ile aynı miktar paranın
aradan geçen zamana bağlı olarak iade günündeki alım gücünün farklı ve çok daha
az olduğu bir gerçektir.
Bugüne kadar uygulanan kurallara göre geçersiz sözleşme gereğince alıcının akit
tarihinde verdiği paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi gerçek hayatta büyük
sıkıntılara, tutarsızlıklara, adalete karşı varolması gereken güvenin sarsılmasına
neden olmuş, kamu vicdanında haklı eleştiri konusu yapılmıştır. Hukuk kuralları,
gerçek hayata uygun olduğu toplumun adalet saygınlık sağlar ve hukuk kuralı olma
özelliğini korur. O nedenle hukuk kuralları, görevli organlarca değiştirilinceye bu
konuda yeni düzenlemeler yapılıncaya kadar zedelenmeden gerçek hayata uygun
olarak yorumlanıp uygulanmalıdır. Bu görevin ise yargıya ait olduğunda duraksamaya
yer yoktur. Nitekim, gerek Yargıtay kararlarında ve gerekse öğretide bu görüşe
paralel düşünceler bulunmaktadır. Bu düşüncelerin isimleri farklı ise de varılmak istenen
sonuç aynıdır. Akit öncesi sorumluluk kurallarının geçersiz sözleşmelerde de
uygulanması gerektiği geçersiz sözleşmelerden dolayı olumsuz zararın istenebileceği,
bu zarar kapsamında kaçırılan fırsat karşılığının da bulunduğu, olumsuz zararın
bazı özel durumlarda olumlu zarar kadar dahi olabileceği, MK.’nun 2. maddesine
göre akdin geçersizliğinin ileri sürülemeyeceği hallerdeki zarar kavramları hep bu
zaruretin sonucu ortaya konulan düşünce ve uygulamalardır. Yargının asıl görevi
toplumun huzurunu sağlamaktır. Bunun için uygulanması gereken kurallar, mevcut
yasaların ışığında bu yasa hükümlerine aykırı düşmeyecek şekilde yorumlanıp uygulanmalıdır.
BK.’nun 63 ve 64 maddeleri iade borcunun kapsamını fakirleşmenin değil, zenginleşmenin
iyi veya kötü niyete dayalı olmasına göre bir ayrım yapmıştır. Haksız
zenginleşen, zenginleşmeyi, kötü niyetle elden çıkarmış ise, elden çıkarmış olduğu
bu zenginleşmeyi iade tarihinde olması gereken durumuyla ve tam olarak iade etmekle
yükümlüdür. İade borcunun kapsamı tayin edilirken olumlu ve olumsuz zenginleşmenin
tamamı dikkate alınmalıdır. Değişik bir anlatımla haksız zenginleşen
kötü niyetli ise elden çıkardığı zenginleşmeyi de elde kalan zenginleşme ile birlikte
iadeye mecbur tutulmuştur. Hemen belirtelim ki zenginleşenin iyi niyetli sayılıp sayılmayacağı,
zenginleşmeyi iyi veya kötü niyetle mi elden çıkardığı hususu
MK.’nun 3. maddesi uyarınca belirlenecektir. Haksız zenginleşen elde ettiği yararın
geçerli bir sebebe dayanmadığını ve iade ile yükümlü olduğunu biliyor veya bilebilecek
durumda ise, iyi niyetli sayılmayacaktır. Kural olarak iade alacaklısı iade borçlusu
zenginleşenin iyi niyetli olmadığını ispat etmelidir. Ne var ki olayın özellikleri
zenginleşenin iyi niyetli olmadığını açıkça gösteriyor ise, ayrıca bu yönün ispatına
gerek bulunmamalı, iddianın ispat edilmiş olduğu kabul edilmelidir.

Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilir
iken denkleştirici adalet kuralı hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Bu husus, hem
hakkaniyetin hem de gerçek adaletin bir gereğidir. Bu bakımdan iadeye karar verilirken
satış bedeli olarak verilen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım
gücüne ulaştırılması ve o şekilde iadeye karar verilmesi uygun olacaktır. Aksi takdirde
kısmi iade durumu oluşacak, iade dışındaki zenginleşme, iade borçlusu yedinde
haksız zenginleşme olarak kalacak, iade borçlularının iadede direnmelerine neden
olacaktır. Ancak burada denkleştirme yapılırken bir hususa daha dikkat edilmelidir.
İade alacaklısının geçersiz sözleşmenin ifa edilmeyeceğini öğrendiği tarihinde
iade kapsamını tesbitte önemli olduğu unutulmamalıdır. Zira geçersiz sözleşmenin
artık ifa edilmeyeceğini bile bile haksız zenginleşmenin iadesini istemeyen alacaklı,
zararının artmasına kendisi sebep olacağından bu artan zararını iade borçlusundan
isteyememelidir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında davalılar tapulu taşınmazdan
toplam 842 m2 miktarındaki 5 özel parseli davacıya 18.3.1992 tarihinde satmış-
lar, satış bedeli olarak toplam 57.565.000 TL. almışlardır. Satış bedeli bu tarihteki
alım gücü ile davalıların mal varlığına girip kalmıştır. Davalılar tapu kayıt maliki
olarak bu satışın geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken kişiler konumunda
olduklarına göre bu durumda iktisaplarının iyi niyete dayalı bulunmadığı çok açıktır.
Davacı, davalı tarafa 4.12.1998 tarihinde ihtarname keşide ederek tebliğ tarihinden
itibaren 30 gün içinde tapunun verilmesini veya bedelin iadesini istemiştir. Davacının
tapuda ferağ verilmeyeceğini 30 günlük sürenin bitiminde, yani 3.1.1999 tarihinde
öğrendiğinin kabulü gerekir.

Hal böyle olunca mahkemece yapılacak iş; davacının 18.3.1992 tarihinde davalılara
ödemiş olduğu dava edilen 505 m2’lik kesime isabet eden bedelin, 3.1.1999 tarihi
itibariyle ulaşacağı alım gücünün (değerinin ne miktar olacağı) az yukarıda
açıklanan ilke ve esaslar altında ve gerektiğinde bu konuda uzman bilirkişi kurulundan
nedenlerini açıklayıcı, taraf ve Yargıtay denetimine elverişli rapor da alınarak
belirlemek; bu yolla belirlenecek miktara istemle de bağlı kalınarak hükmetmekten
ibarettir.
Mahkemece, açıklanan hususlar gözetilmeksizin yazılı biçimde hüküm kurulması
usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine
geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda
direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı vekili

Hukuk Genel Kurulu Kararı
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği
anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, harici satım sözleşmesiyle satılan, tapulu taşınmazın ferağının verilmemesi
nedeni ile rayiç değerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.
Bir davada öne sürülen maddi olguların hukuki değerlendirmesini yapmak, uygulanacak
yasa maddeleri bulmak ve uygulamak hakimin doğrudan görevidir.
(HUMK. md. 76)
Yanlar arasında düzenlenen 18.3.1992 günlü sözleşme, tapulu taşınmazın mülkiyetinin
naklini amaçlamaktadır. Kanunun öngördüğü şekil şartına uyulmadan yapıldığı
için geçerli değildir. (BK. md. 11/II, 213, MK. Md. 634, Tapu Kanunu Md. 26,
Noterlik Kanunu Md. 60)
Yanlar, verdiklerini sebepsiz zenginleşme veya Mülkiyet (İstihkak MK. md. 618)
davasıyla geri isteyebilirler.
Davada, taşınmazın rayiç değerininin ödetilmesi (ifa menfaati) istenmiştir.
Oysa, sav, savunma ve toplanan delillere göre davacının ifa menfaatini isteme
olanağının hukuken bulunmadığı açıktır. Ne varki çoğun içinde azında var olacağına
ilişkin mantık kuralı karşısında, davacının istemi; verdiği satış parasının reel değerinin
ödetilmesi biçiminde yorumlanmalıdır. O nedenle, davanın netice-i talebi, bu
doğrultuda ele alınarak çözümlenecektir.
Şu durum karşısında, uyuşmazlık, kanunun öngördüğü şekle uygun olarak yapılmadığı
için geçersiz olan akdin; ifasından önceki olaylara dayanan ve verilen satış
parasıyla vücut bulan zenginleşmenin tasfiyesinin, hukuki kapsam ve niteliğinin belirlenmesinde
toplanmaktadır.
Daha açık bir anlatımla; haksız iktisap kurallarınca ve para ile iadenin söz konusu
olduğu durumlarda, zenginleşme tutarının nasıl ve hangi andaki değere göre hesaplanacağı
sorununun çözümü söz konusudur.
Öncelikle, davaya; doğrudan etkili olan MK. Md.2 daha sonrada, haksız iktisap
ilkeleri açısından bakılması zorunludur.
1) Medeni Kanunun 2’nci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen, hakkın kötüye
kullanılması yasağı kuralının amacı, hakime özel ve istisnai hallerde (adalete
uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamaktadır.
Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu ve gerçek hakkın tanınması
ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı bulunduğu, zorunluluk
hallerinde MK.2, uygulama alanı bulur ve olağanüstü bir imkân sağlar; haksızlığı
düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getirir (Bkz.
25.1.1984 T. 1983/3 E., 1984/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı).
Ancak, önemlidir ki, bu kuralın taliliği (ikinciliği) de gözetilerek her soruna ona
ait kanun hükümleri uygulanması asıl olmalıdır.
Gerçekte de, hukukun tüm alanlarında, uygulama niteliğine sahip olan hakkın
kötüye kullanılması, özellikle çelişkili davranış yasağı, şekle aykırılığı ileri sürme
hakkı içinde, bir sınır teşkil ettiği, buyurucu olması nedeni ile hakim tarafından doğrudan
gözetileceği; öğreti ve uygulamada tartışmasız kabul edilmektedir. (Bkz.
H.G.K.’nun 2.10.1974 T. ve 2/810-1043, 7.2.1983 T. 4/24-1276 sayılı kararları ile
5.4.1944 T. 12/26 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı)
Dahası, resmi biçimde yapılmayan sözleşmelerin “yok hükmünde” sayılacağı,
“Borç doğurmayacağı” bundan dolayı, doğmayan bir borcun, yerine getirilmesinden
de söz edilemiyeceği, o nedenle hakkın kötüye kullanılması yasağının (MK. Md. 2)
uygulanamıyacağı sonucu, öğretide terk edilmektedir. (Bkz. Medeni Hukuk Sorunları
6. cilt, Prof. Dr. İsmet Sungurbey İstanbul 1994 s. 345) Örneğin, olayların kendine
özgü koşullarının oluşması halinde, akit öncesi sorumluluk kurallarının kıyas
yoluyla geçersiz sözleşmelerde de uygulanabileceği, MK. md. 2 uyarınca olumlu zararın
(ifa menfaatinin), kaçırılan fırsat karşılığının istenebileceğine ilişkin yargı kararları
bunlardandır.
Öte yandan, yargı organları, çıkarlar dengesini ve adalet duygularını gözeterek
toplumun gereksinmelerini karşılamakla yükümlüdür. Maddi hukuk, her zaman hayatın
değişen sosyal akışı içinde, gelişen tüm olayları ve tüm ayrıntıları kurallaştırma
gücüne de sahip değildir.
Toplumun, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının çıkardığı sorunlar; çıkarlar dengesi,
adalet ve hukuk inançları ve yasaların amaçları gözetilerek sonuçlandırılması kaçınılmazdır.
Bugüne kadar süregelen uygulamalardan edinilen bilgilere göre, olayımızda gö-
ründüğü şekilde, geçersiz sözleşme gereğince, akdin düzenlendiği tarih itibariyle,
verilen paranın aynen iadesine karar verilmesi, enflasyonist yaşam hayatında, büyük
adaletsizlikler ve sıkıntılar yaratmıştır.
Bunun doğal sonucu, adalete güvenin sarsılacağı; kamu vicdanının rahatsız olacağında
kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Yine, davada, iade alacaklısının
sözleşmenin ifa edileceğine dair güveninin korunması yadsınamaz bir hukuki olgudur.
Yurdumuzda ekonomik koşulların tahminlerin üstünde değiştiği, enflasyonist
durum hızla artarak bireylerin hayat yükünü çekilmez düzeye çıkardığı yaşanan bir
gerçektir.
2) Şimdi, davanın haksız iktisap kurallarınca, hukuki tahlil ve değerlendirilmesine
sıra gelmiştir. İlkin belirtelim ki, haksız iktisabın temeli hakkaniyet esasına dayanır.
Nedensiz zenginleşmenin asli fonksiyonunu “denkleştirici adalet” oluşturur.
Geçersiz sözleşmelerde, taraflardan her biri diğer tarafın ifa ettiği edimi (zenginleşmeyi)
iade etmekle yükümlüdür. Bu aşamada, iade yükümlülüğünün zenginleşenin
mal varlığının azalmasına yol açmaması önemli bir unsurdur. Eş söyleyişle; zenginleşen;
iadeden sonra, zenginleşme vuku bulmasaydı, içinde bulunacağı ekonomik
durumdan daha kötü veya zararlandırılmış, fakir bir duruma düşmemesine dikkat ve
özen gösterilmelidir.
Bu tür işlemlerde amaç; davalının edindiği çoğalma sonucu, tüm malvarlığında
meydana gelen artışın iadesinden ibarettir.
O nedenle, zenginleşmenin kapsamını tayinde, müktesibin malvarlığında oluşan
çoğalma ile azalmanın karşılaştırılması yapılmalı, böylece, kazanç ve farkın oluşturacağı
sonuç, zenginleşmeyi ortaya koymalıdır. (Bkz. İlhan Ulusan, İyiniyetli Sebepsiz
Zenginleşenin İade Borcunun Sınırlanması Sorunu; BK. md. 63/1 İstanbul
1984 sh. 34, 35)
BK. 63/F-1’deki madde metninin kötü ifadesi; zenginleşenin elinde kalanı iade
ile yükümlü olacağı anlamını taşımaktadır, yükümlülüğün kapsamını iade anında
(istirdadı zamanında) mevcut duruma göre belirleyen bu anlatım yerinde değildir.
Zira şeklen iade gerçekleşmiş görünmekle birlikte, gerçekte zenginleşenin kârlı, fakirleşenin
zararlı çıkacağı; sonuçta adaletsizliklerle karşılaşılacağı kaçınılmazdır.
Bunun ise zenginleşmenin denkleştirici işleviyle asla bağdaşmayacağı gün ışığı kadar
açıktır.
Belirtilen ilkeler altında zenginleşme saptanırken; Malvarlığının, sebepsiz yere
artmasına neden olan tüm ihtimal ve olgular (en önemlisi enflasyon) ile nedensellik
bağı kurulabilen ve zenginleşenin malvarlığında değişmelere yansıyan bütün olaylar
iadenin miktarını tayinde gözden kaçırılmamalıdır. Şu da varki bu işlemlerde, hakimin
geniş takdir hak ve yetkisinin varlığı tartışılamaz. Borçlar Yasasının 98 maddesi
yollamasıyla uygulanması gereken BK. Md. 43, 44. maddelerindeki, haksız fiil
tazminatında hakime büyük takdir yetkisi tanıyan kurallar, geri verme borcunun
kapsamının belirlenmesinde, kıyas yoluyla uygulanmalıdır. Görülüyor ki; geri verme
borcunun kapsamı, borçlunun (zenginleşenin) durumunu ağırlaştırıyorsa, hakim
bunu hakkaniyete uygun bir ölçüye indirebilecektir.
Hal böyle olunca, iadenin gerçekleştiği andaki değil, iadenin talep edildiği andaki
zenginleşme miktarı bu borcun kapsamını belirlemelidir. (Bkz. Ulusan adı geçen
eser sh. 33; Eren, Borçlar Hukuku C.III. Sh. 63, Feyzioğlu I. Sh. 784-786; Tekinay-
Akman, Burcuoğlu-Altop Sh.999; Egemen, Çelikoğlu, Kaynak Sh. 294-295; Serozan,
İfa, İfa Engelleri, Haksız zenginleşme 27. m. 21) Konu bağlamında şu yönde
önemlidir ki, MK. Md. 3 uygulaması ile iade alacaklısının, geçersiz sözleşmenin
karşı tarafça iade edilmeyeceğini öğrendiği, bu konuda güveninin kesildiği an tesbit
edilmeli, böylece iadenin talep edilmesi zamanı tayin edilmelidir. İadenin kapsamında
bu zaman noktası esas alınmalıdır. Aksi halde geçersiz sözleşmenin artık ifa edilemiyeceğini
bilerek iade talebinde bulunmayan, alacaklı, zararın artmasına kendisi
sebep olacağından, bu artan zararını iade borçlusundan istemesi kabul edilemez
(MK. Md. 2). Zenginleşmenin, borç ilişkisinin mevcut olduğu süre içinde her an değişebilir
olması da önemli etkenlerdendir. Bu bakımdan denilebilir ki, her olay için
gerekli bir zenginleşmenin tesbitine yarayacak bir formül kurulamaz. O nedenle,
hakkaniyet, denkleştirici adalet görüşlerinin yardımıyla zenginleşmenin, her davanın
verilerine ve özelliklerine göre belirlenmesi gerekir.
Tüm açıklananların ışığında, davanın çözümünde uygulanacak yasal dayanaklar
şöyle sıralanabilir. Davadaki somut olayın özelliği, toplanan delil ve belgeler, sav,
savunma, öncelikle MK. 2’nci maddesi açısından ve davanın her iki yanları yönünden
incelenmeli; haksız iktisabın denkleştirici adalet fonksiyonu ve işlevi ile hakkaniyet
kuralları çerçevesinde, adalet sağlanırken; hakim; BK. 43, 44 maddelerine dayanarak
takdir yetkisini kullanmalı ve zenginleşenin geri verme sonucunda, zenginleşme
olmasaydı bulunacağı durumdan daha kötü duruma düşmemesi kuralının ihlal
edilmemesine özen gösterilmeli, böylece, kural olarak iadenin talep edildiği andaki
paranın reel değeri tesbit edilip hükme esas alınmalıdır.
Davacı, davalıya gönderdiği 4.12.1998 günlü ihtarnamede tebliğ tarihinden 30
gün içinde taşınmazın tapusunun verilmesini veya satış bedelinin iadesini istemiştir.
Bu durumda, davacı tapuda ferağ işleminin yapılmayacağını, sürenin bitimi
3.1.1999 tarihinde öğrenmiş sayılır. Şu durum karşısında, davacının 18.3.1992 davalılara
ödemiş olduğu, taşınmazın 505 m2’lik kesimine isabet eden satış bedelinin
3.1.1999 tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücü, uzman bilirkişiler aracılığı ile belirlenmeli
daha sonra, toplanan deliller az yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile hukuk
kuralları altında tahlil ve münakaşa edilmeli, hasıl olacak uygun sonuç çerçevesinde
bir karar verilmelidir.
Mahkemece, özel dairenin bozmasına uyulması yerine, hukuki nitelendirmede
hataya düşülerek yazılı şekilde direnme kararı verilmesi usule ve yasaya aykırıdır.
Bozma nedenidir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel
Daire bozma kararında v e yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.’nun 429.
maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,
07.02.2001 gününde ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.


Karşı Oy Açıklaması

Uyuşmazlık, resmi şekle uyulmadan (haricen) yapılan taşınmaz satışının resmi
şekle dönüştürülmemesi karşısında taşınmaz için ödenen paranın değil örneğin enflasyon
etkisiyle taşınmazın değer kazanmasıyla oluşan kaim değerine hükmedilip
hükmedilemeyeceğine ilişkindir.
BK.’nun 16/1. maddesi uyarınca “kanunun emrettiği şeklin derecei şümul ve tesiri
hakkında başkaca bir hüküm tayin olunmamış ise akit bu şekle riayet olunmadıkça
sahih olmaz.” 22.11.1944 gün ve 32 sayılı içtihadı birleştirme kararında ise
“gayrımenkulün zilyedi tarafından haricen satışı ve alıcıya teslimi, kanunen hükümsüz
olduğundan satıcının mezkûr gayrimenkulü geri almağa selahiyeti vardır; zira
kanunen muteber olmayan bir akit zımnında izhar olunan rızanın hükmü yoktur” denilmektedir.
Yüce çoğunluk, zarar enflasyon etkisi ile iyiniyet kural ve koşullarından hareketle
kaim değere hükmedilmesini kabul etmiştir.
1- Davaya konu olan olay dışındaki sorunlarda, Federal Mahkeme, sözleşmeyle
amaçlanan biçimde edimlerin yerine getirilmesinden sonra şekil eksikliğine dayanmayı,
hakkın kötüye kullanılması olarak nitelemekteydi. Bizde de bir oy farkla çıkan,
30.9.1988 gün ve 2/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla özgün bir uyuşmazlıkta
aynı sonuca ulaşılmıştı. Ne var ki, Federal Mahkeme, sonradan görüşünü değiştirmiş
ve edimin yerine getirilmesinden başka, (hileli davranışlarla şekil eksikliğine
yol açmış olma gibi özel koşullarında varlığı durumunda) şekil eksikliğini ileri
sürmenin iyiniyete aykırı olduğuna karar vermiş ve bu kararları istikrar kazanmıştır.
(BGE, 72, II, 43; 78, II, 227; 84, II, 376; 86, II, 404)
Somut olayda, hile kullanma gibi bir koşulun varlığından söz edilemez. İki taraf
da, şekil gerekliliğini çiğnemiştir. O nedenle iyiniyet konusu uyuşmazlığın çözümünde
etken olamaz.
Zaten bu konu, şekil eksikliğini ileri sürmeyle ilgilidir; verilen bedelden daha çoğunu
istemenin temellerinden olamaz ve istekle bağlantılı değildir.
2- Enflasyonun etkisiyle verilen bedelin, sonradan alım gücünü önemli derecede
yitirmesi de istek doğrultusunda karar vermeyi gerektirmez. Defilasyon olsaydı, her
halde aksine karar verilemezdi. Bu yüzden salt, paranın alım gücünü zaman içinde
yitirmesi, taşınmaz değerine hüküm için bir öge sayılmamalıdır.
3- Şekle aykırılığın sonuçları, şekle uygunluğun sonuçlarıyla eşdeğer tutulamaz.
Noterce düzenlenen taşınmaz satış vaadinde, elden çıkarma durumunda, alıcı kaim
değeri istemekte haklı olur. Şekil eksikliği durumu ise, yüce çoğunluğun kararlarına
göre özdeş sonuca götürmektedir. Böyle bir kabul, resmi şekil zorluklarına katlanma,
örneğin noter giderlerinden ve harçlardan kurtulmaya yol açar.
Bu bakımdan hukuk düzeni, elde edilecek sonuçlar yönünden şekle uygun ve
şekle aykırı sözleşmeleri yaklaştırmamıştır.
4- Sözleşmenin hükümsüz olması durumunda, sözleşmeden bağımsız ve ona
bağlı olarak tazminat yükümlülüğü doğabilir. Bu konu, tamamen kusurla ilgilidir ve
terim olarak “culpa in contrahendo” denilmektedir. Sözleşenlerden her biri, ötekinin
çıkarlarına özen gösterme, öngörülen sözleşmenin yapılmasına ket vuran ya da karşı
yanın amacını zarara uğratacak olayları bildirme, onun, doğabilecek zararlarını
engelleme zorundadır. Bu zorunluluk, muhatabın güvenini sarsmamayı, edimi yerine
getirmeyeceğini bildiği halde onda umut uyandırmamayı da içerir.
Somut olayda, her iki taraf da harici belgenin geçersiz olduğunu bilebilecek durumdadır.
Böyle bir sözleşme yapıldıktan sonra makul sayılabilecek sürede resmi
makamlar önüne gidilmemiş olsaydı, bu açıdan istek incelenebilirdi. Oysa, satıcının,
aldığı parayı nemalandırarak uzun bir süre beklediğini ya da başka türlü nedenlerle
geciktiği dosyadan anlaşılamamaktadır; fakat, belgedeki bir sözcük dizisinin iki açıdan
değerlendirilmesi de gerekir. Ferağ verilmediğinde satıcı, tazminatla yükümlü
tutulacaktır. İlkin, bu bir güven uyandırma olarak kabul edilebilir mi? Yukarıya aldığımız,
içtihadı birleştirme kararına göre bu rızanın hükmü yoktur. Sözleşme, tüm
olarak değerlendirildiğinde umut verme için özellikle yazılmış olduğunu da düşünemiyoruz.
İkincisi ise, bağımsız bir tazminat yükümlülüğünü ve ona hak veren bir
öge olup olmadığıdır. Bize göre, bu bir rücu tazminatıdır. Rücu tazminatı ise asıl edime
bağlı olduğu için geçersizdir. Öyleyse bu yön de davanın kabul nedenlerinden
olamaz.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle mahkeme kararının onanması gerektiği düşüncesindeyiz.
07.02.2001
Erbay TAYLAN - 19. Hukuk Dairesi Üyesi
Gültekin NAZLIOĞLU - 19. Hukuk Dairesi Üyesi


Karşı Oy Yazısı
Davada, haricen satılmasına rağmen teslim edilmediği gibi, tapusu da verilmeyen
taşınmazların rayiç değerinin tazmini istenmiş, Mahkemece; geçersiz bulunan tapu
dışı satış nedeniyle davacının, ancak verdiğini geri isteme hakkı bulunduğu gerekçesiyle
bedel dışındaki davanın reddine hükmedilmiştir.
Kararın temyizi üzerine, Yüksel Özel Daire; davada dayanılan ve çekişmeli taşınmazların
temlikini öngören sözleşmenin resmi biçimde yapılmadığından geçerli olmadığına,
bu nedenle geçerli sözleşmeler gibi, tarafları yararına hak ve borç doğuramıyacağına,
davacının ancak haksız iktisap kurallarına göre verdiğini geri istiyebileceğine
değindikten sonra; iade kapsamının, B.K.’nun 61. ve takibeden maddeleri
ile M.K.’nun 2. maddesinde belirtilen hükümler ve denkleştirici adalet kuralları
gözetilerek belirlenmesi gerektiği dile getirilmek suretiyle, davacının akit tarihinde
satana ödediği bedelin dava tarihi itibariyle ulaşacağı alım gücü olması gerektiği sonucuna
vararak yerel mahkeme kararını bozmuş, Hukuk Genel Kurulu da çoğunlukla
Daire kararını benimsemiştir.
Yüksek Kurulun önüne gelen bu işte çözümü gereken mesele, geçersiz akitlerde
tarafların aldıklarını iade edeceği yolundaki genel ilke ve kabul karşısında, geçersizliği
tartışılmayan taşınmazların, harici satışı nedeniyle taşınmazı satın alana iade
edilmesi gereken paranın miktarının ne olması gerektiğine ve bu iade kapsamının
nasıl belirleneceğine ilişkindir.
Bu konuda bir değelendirme yapabilmek için öncelikle, sonucuna hukuki değer
izafe edilemiyeceği herkesçe kabul edilen taşınmazların tapu dışı satışına engel olarak
görülen şekil şartına değinmekte yarar vardır.
Mutlak ayni haklardan olan mülkiyet hakkının, özellikle taşınmaz mülkiyetinin
sağlıklı bir şekilde belirlenmesi ve bu hakkın huzur ve güvenle el değiştirmesi temel
amacı, anılan mülkiyet üzerindeki tasarruf ve temliki işlemlerin resmi şekli şartına
bağlanmasını zorunlu kılmıştır.
Bu amaç ve zorunluluk doğrultusunda Borçlar Kanununun 213. maddesinde
“...Taşınmaz satışının geçerli olması için resmi senede bağlanması şarttır...” hükmüne
yer verilmiş; aynı düşünce Medeni Kanunun 634. maddesinde “...taşınmaz mülkiyetini
nakleden akitler resmi şekilde yapılmadıkça muteber olmazlar...” ifadeleriyle
pekiştirilmiş; bununla da yetinilmeyerek 2644 sayılı Tapu Kanununun 26. maddesinde
de “...mülkiyete ilişkin resmi senetlerin tapu sicil muhafızları tarafından...” düzenlenmesi
şart kılınmıştır.
Değinilen bu düzenlemeler karşısında, şeklin, taşınmaz satışı bakımından geçerlilik
koşulu olduğu kuşkusuzdur. Hatta bir kısım düşünce sahipleri, şekil eksikliğinin
sadece geçersizlik sebebi değil, akdin kurulmasını dahi imkânsız kıldığını ileri
sürmüşlerdir. Yani bu düşünceye göre yasada öngörülen biçim koşuluna uyulmadan
yapılan akit geçersiz değil, hiç oluşmamış, kurulmamıştır.
Hangi düşünce benimsenirse benimsensin, sonucu bakımından şekil eksikliği ile
muallel akdin müeyyidesinin de “butlan” olduğu uygulama ve öğretide benimsenen
bir olgudur. Yani tapulu taşınmazın haricen satışı geçersiz, hukuki değer izafe edilmeyen,
taraflar arasında hukuki sonuç doğurmayan bir işlemdir.
Bütün bunlara rağmen, böyle bir işlemle ilişki kuranlar arasındaki sorunlar nasıl
çözülecektir? Uygulamada, 60 yıldır süregeldiği üzere, herkes verdiğini aynen geri
almakla mı yetinecektir. Yoksa Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen,
Daire kararında belirtildiği gibi, satış bedelinin günümüzde ulaştığı alış gücü mü iadeye
konu olacaktır.
Meselenin tartışıldığı 10.7.1940 tarih, 2/77 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme
Kararının sonuç bölümünde; “Haricen gayrimenkul satılıp da bedeli satana ve gayrimenkul
de alana teslim ve bu suretle gayrimenkul alanın intifaına terkedildiği ve
ahiren bunlardan biri ferağdan veya teferruğdan imtina ettiği takdirde, muteber olmayan
bu satış zımnında her iki tarafın verdiği istirdada hakkı mevcut ve bayi aldığı
parayı ve müşteri de gayrimenkulü iade vecibeleriyle mükellef bulunmuşlar ise
de; bir taraf vecibesini ifa etmedikçe diğer tarafı ifayı vecibeye davet edemiyeceğine
binaen, aldığı parayı iade etmeyen tarafın diğer tarafı gayrimenkulü iadeye icbar
ve intifadan men edemiyeceğine..” ifadelerine yer verilmiş;
Yine 5.7.1944 tarih, 12/26 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında da, önceki İçtihatları
Birleştirme Kararına atıf yapılmak suretiyle, taşınmazların harici satış ve
mübadelesinin batıl olduğu dile getirilerek, butlanla malül bu gibi işlemlerde iyiniyet
ve ahlak kaidelerine de dayanılamıyacağı, bu kaidelerin sıhhat sebebi yapılamıyacağına
hükmedilmiştir.
Sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararları ve bunlarda ortaya konan görüş ve düşünceler
irdelendiğinde, geçersiz akitlerde uygulama yeri bulan tek kuralın, Borçlar
Kanununun 81. maddesi anlamında, herkesin verdiğini aynen geri isteyebileceği ve
kendi edimini yerine getirmeyen tarafın, karşı ediminin yerine getirilmesini isteyemeyeceği
olgusu bulunduğu açıktır.
Bu istek kapsamı da, diğer birçok Hukuk Genel Kurulu ve Daire Kararlarında
ifade edildiği üzere, Hukuk Genel Kurulu’nun 24.11.1993 gün ve 510/736 sayılı kararında
şu ifadelerle açıkça belirlenmiştir. Anılan kararda;
“10.7.1940 tarih, 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre, geçersiz akitlerde
akdin geçersizliği sebebiyle ödenecek bedel tarafların verdiği bedeldir. Davacının
verdiği satış bedelidir. Bu İçtihadı Birleştirme Kararı halen yürürlükte olduğuna
göre, davacı, ancak verdiğini geri isteyebilir ve verdiği bedel ödeninceye kadar da
M.K.’nun 908. maddesine göre taşınmazdan istifade edebilir. Başka bir anlatımla,
davacı, bedel ödeninceye kadar hapis hakkına sahip bulunmaktadır.. .............. değişik
ekonomik değerler göz önünde tutulmak suretiyle satılan kısmın kaim değerinin
nazara alınması ve bunun haksız zenginleşme olarak kabul edilip buna göre hüküm
verilmesi isabetsizdir...” denilmiştir.

Yüksek 1. Hukuk Dairesinin sapma göstermeyen sayısız kararlarında da aynı hususlar
dile getirildiği gibi; Yüksek 13. Hukuk Dairesi’nin 21.5.1979 gün ve
6182/3430 sayılı kararında, “...ortada hukuken geçerli bir akit yoktur, dolayısıyla taraflar
verdiklerini geri alabilirler...” Yüksek 8. Hukuk Dairesinin 28.2.1995 gün ve
3213/2074 sayılı kararında, “...mahkemenin rayiç bedel üzerinden tazminata hükmetmesi
10.7.1940 tarih, 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına aykırıdır...” düşünceleri
yinelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Halen yürürlükte olan İçtihadı Birleştirme Kararları, Hukuk Genel Kurulu ve Daire
Kararları ortada dururken, enflasyon olgusundan bahisle (son 5 yıldan beri görüş
değişikliğinden söz edilerek) geçersiz satışlarda satış bedelinin aynen iadesi yerine,
bedelin dava tarihinde ulaştığı asıl gücünün iadesi gerektiği yolundaki Daire ve bunu
benimseyen Hukuk Genel Kurulu kararlarının doğru olmadığı düşüncesindeyiz.
Aksine düşünce tarzının, şekle aykırılığı nedeniyle geçersiz ve butlanla malül bir akde
dolaylı olarak geçerlilik tanınması sonucunu ortaya koyacağı, taşınmaz mülkiyetinin
temlikine dair şekil kurallarının zedeleneceği kuşkusuzdur.
Öte yandan kanımızca, Hukuk Genel Kurulu tarafından benimsenen Yüksek Daire
Kararının da gerekçe ve vardığı sonuç bakımından sağlıklı temeller ve kurallar
üzerine kurulduğunu söyleyebilmek de olanaksızdır.
Öncelikle, tartışılan kararında Yüksek Dairenin, geçersiz akitlerde iade borcunun
kapsamını belirlemek isterken, günümüze değin süregelen uygulamalardaki geçersiz
sözleşmelerde tarafların verdiklerini aynen iade etmesinin hak ve adalet duygularına
aykırı düştüğüne değinildikten sonra, B.K.’nun 61 ve takibeden maddeleri ile
düzenlenen haksız iktisap hükümleri gözetilmek suretiyle sonuca gidildiği anlaşılmaktadır.
Geçersiz sözleşme ile taşınmaz mal zilyetliğini devralan davacının, satış bedelinden
doğan alacağının haksız iktisap kurallarına göre istenebileceği tartışmasızdır.
Ancak bu isteğe uygulanması gereken hükümler B.K.’nun 61. ve takibeden maddeleri
değil, M.K.’nun 907 ve 908. maddeleri olmalıdır. Zira M.K.’nun 907. maddesi
sebepsiz zenginleşmeyi önleyen özel kuraldır. Ne varki, bu kural B.K.nun 61. maddesinden
farklıdır. Çünkü iyiniyetli zilyede karşı borç “eksik borç” niteliğindedir.
Dava yoluyla ileri sürülemez, sebepsiz zenginleşen tarafından açılacak bir men davasında
ancak savunma (def’i) yoluyla tartışma konusu yapılabilir. Bir itiraz gibi
re’sen nazara alınamaz. Bu düşüncelerin temeli de değindiğimiz gibi, taşınmazı haricen
satın alana karşı satıcının bedelden doğan borcunun “eksik borç” olmasından
kaynaklanır. Bunun yanında geçersiz akit nedeniyle, mülkiyet değil sadece zilyetlik
devralan davacının zilyetlikden doğan hakkı da M.K.’nun 907. maddesinde öngörülen
hapis hakkından ibarettir.
Tartışılan kararında Yüksek Daire, kararda öngörülen sonuca giderken, aynen iadenin
hakkaniyet ve adalete aykırı olduğunu, bu halin de dürüstlük kurallarına uygun
düşmediğini dile getirmiştir. Gerçekten, M.K.’nun 2. maddesinde ifadesini bulan
dürüstlük kuralı, hukuki ilişkilerden de öte toplum yaşamında gözetilmesi gereken
temel bir kuraldır. Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken
dürüstlük kurallarına uymakla yükümlüdürler. Bu niteliği gereği de anılan yasa hükmünün
geniş bir uygulama alanı olduğu bilinen bir husustur. Ancak, bu uygulama
imkânı sınırsız değildir. Özellikle kamu düzeninin mutlak olduğu, ayrıca özel düzenlemelerin
bulunduğu hallerde M.K.’nun 2. maddesinde öngörülen kuralların uygulama
yeri yoktur.

Somut olayda, taşınmaz mülkiyetinin nakline ilişkin şekil şartının kamu düzeninden
bulunduğu tartışmasızdır. Ayrıca, konuyla ilgili M.K.’nun 907. maddesi,
B.K.’nun 81. Maddesi ile yukarda sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararlarının özel
düzenlemeler olduğu muhakkaktır. Bunun yanında, 5.7.1944 tarih, 12/26 sayılı İçtihadı
Birleştirme Kararında açıkca ifade edildiği üzere, “...butlan ile malül işlemlerde
iyiniyet ve ahlak kaidelerine dayanılamıyacağı ve bu kuralların sıhhat sebebi yapılamıyacağı”
da gözden uzak tutulmamalıdır. Diğer yandan geçersiz sözleşmede
taraf olanlardan biri için iyiniyet kuralını uygularken, aynı konumundaki diğer bir
yan bakımından bu kuralın göz ardı edilmesini açıklamak da mümkün değildir.
Yargısal uygulamada, hakkaniyet ve adalet kavramları kuşkusuz göz ardı edilmesi
olanağı bulunmayan amaçlardır. Yasalar ve diğer düzenlemeler de bu amacın gerçekleşmesi
için oluşturulan araçlardır. Araçlar mevcutken, son derece izafi olan hakkaniyet
ve adalet gibi kavramlardan hareketle meselelerin çözümünü sağlamaya çalışmanın,
her meselede değişik sonuçlara ulaşılmasına yol açacağını peşinen kabul
etmek gerekir. Bu durumda eldeki dava bakımından M.K.’nun 2. maddesinin olaya
uygulanırlılığından söz etme olanağının bulunmadığı düşüncesindeyiz.
Yüksek Dairenin bozma kararında; geçersiz sözleşmelerin haksız iktisap kurallarınca
tasfiyesinde denkleştirici adalet kurallarını dikkate aldığı anlaşılmaktadır.
Denkleştirici adalet kuralları hukukumuzda uyarlama davaları olarak da nitelendirilen
ve temelde “hakimin sözleşmeye müdahalesi” anlamındaki uygulamalardır.
Bilindiği gibi, sözleşmeler hukukunda, her sözleşme ile taraflar arasında bir edim ve
karşı edim dengesi kurulur ve sözleşmenin kuruluş aşamasında tarafları bakımından
ekonomik bir dengenin varlığı da farzedilir. Kimi zaman bir sözleşmede kararlaştırılan
edimlerin hepsi aynı anda ifa edilmeyebilir. Yani sözleşmenin kuruluşu ile
edimlerin ifası zaman bakımından farklı olabilir. Bu farklılık, hukuki ve ekonomik
durumlarda değişiklerle birlikte başlangıçta sözleşme ile kurulan edimler arasındaki
ekonomik dengeyi, bir anlamda sözleşme adaletini kısmen veya tamamen yok
edebilir. Bu durum da, hukuki güvenlik, doğruluk ve dürüstlük kuralının bir gereği
ve sözleşme hukukunun temel ilkesi olan “...sözleşmeye bağlılık” ilkesinden ayrılmak
zaruretini ortaya koyabilir. İşte bu gibi hallerde hakimin, sözleşmeyi ayakta tutmak,
uygulanırlığını sağlamak ve hak dengesini kurmak için “yorum”, “tamamlama”,
“uyarlama” kuralları dairesinde sözleşmeye müdahalesi kaçınılmaz hale gelebilir.
Ancak, bütün bunların yapılabilmesi için ön şart; geçerli bir sözleşmenin varlığıdır.
Şekil şartının bulunduğu sözleşmelerin, şekle uyulmaksızın kurulduğu ve böylece
geçersizliği söz konusu ise böyle bir sözleşmeye değer izafe edilerek sözleşmenin
tamamlanması veya değişen hal ve şartlara uygun hale getirilmesi mümkün değildir.
Yukardan beri yapılan açıklamalardan,
a) Yüksek Dairenin olaya uyguladığı haksız iktisap kurallarının yanılgılı bulunduğu,
b) Dürüstlük kurallarının olayda uygulama yeri olmadığı, c) Geçersiz sözleşmelere
hakimin müdahalesinin imkânsızlığı nedenleriyle Yüksek Dairenin ve onu
benimseyen Yüksek Hukuk Genel Kurulunun bozma kararına katılamıyorum. Yerel
Mahkeme kararının onanması gerektiği düşüncesindeyim.
Orhan UZGÖREN - 1. Hukuk Dairesi Üyesi