01.03.2000 tarih, E: 2000/1-126, K: 2000/143

ÖZET: Mirasçılık sıfatı ölüm ile doğar. Miras açılınca mirasçılar mirasın
tamamına sahip olurlar. Evlatlık ve füru, kendisini evlat edinen kimsenin nesebi
sahih füru gibi mirasçısı olurlar. Somut olayda Yerel Mahkeme ile özel daire
arasındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin yapıldığı tarihte mirasçılık
sıfatını henüz kazanamayan ancak murisin ölüm gününde mirasçılık sıfatı
kazanan kişi tarafından tapu iptali ve tescili davası açılıp açılamayacağı
noktasında toplanmaktadır. Mirasçı olabilmek için murisin vefatında, mirasçılığa
ehil olarak sağ olmak lazımdır. Başka koşul aranmaz. Mirasçının daha
önce değil, murisin ölüm tarihinde mirasçılığa ehil ve sağ olması esastır. Yargıtay
murisin muvazaalı temliki yaptığı tarihteki çocukları ile bundan sonra
ana rahmine düşen çocuklar arasında dava hakkı yönünden fark gözetmemiştir.
Açıklanan nedenlerle miras bırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat
edindiği veya evlendiği kişi yahut ana rahmine düşen çocuk muris muvazaasına
dayanarak tapu iptali ve tescili davası açabilir. Muvazaalı temlik tarihinde
miras bırakanın başka bir mirasçısının bulunması, mirastan mal kaçırma iradesinin
oluşması için yeterlidir. Açıklanan nedenlerle davacının dava açma
hakkının bulunduğunun kabulü gerekirken aksi yönde hüküm tesisi hatalıdır.
İlgili Mevzuat: MK madde 447, 522, 634, BK madde 18, 213.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama
sonunda; Üsküdar 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen
20.4.1998 gün ve 1997/466 E - 1998/234 K. sayılı kararın incelenmesi davacı
vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin
19.10.1998 gün ve 1998/10725-11152 sayılı ilamı ile; (...Davacı, 140 parsel sayılı
taşınmazın miras bırakanı tarafından muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri
sürüp iptal tescil isteminde bulunmuştur.
Davalılar reddini savunmuşlar, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Davada ileri sürülen iddianın niteliği itibariyle yanlar arasındaki uyuşmazlık davaya
konu temliki işlemin yapıldığı tarihte başkaca mirasçıların varlığına karşın
o tarih itibariyle mirasçı sıfatını henüz kazanmayan, ancak murisin ölüm gününde
mirasçı olan kişi yönünden 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme
Kararının uygulama yeri bulup bulamıyacağı ve o kişi (davacı) tarafından
işlemin iptali davasının açılıp açılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığı doğuran inançları birleştirme kararında (bir kimsenin mirasçısını
miras hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını
gerçekte bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önünde iradesini satış
doğrultusunda açıkladığının gerçekleşmesi durumunda, saklı pay sahibi olsun
ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin
muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan
yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri, bu dava hakkının
geçerli sözleşmeler için düzenlenen M.K.nun 507 ve 603 maddelerinin sağladığı
haklara etkili olamıyacağı) öngörülmüştür. Gerek kararın gerekçesinden, gerekse
bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davayı yalnızca temliki işlemin
yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul edebil-
mek olanağı yoktur. Aksine, “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar” denerek o
tarihte (temlik tarihinde) mevcut ve sonradan ortaya çıkabilecek mirasçılar bakımından
ayrım yapılmış değildir. Kararın “bir kimsenin mirasçısını” sözcükleriyle
başlatılması “mal kaçırma amacını” ortaya koymak içindir.
Hemen belirtmelidir ki, B.K.’nun 18. maddesinde deyimini bulan muvazaa
(...tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi iradelerine uymayan,
aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda
anlaşmalarıdır...) şeklinde tanımlanabilir. Bilindiği gibi, muvazaa iki türlü olabilir;
taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız
görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; ya
da taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak
amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında
bulunurlar (Hukuk Genel Kurulu 4.5.1960 gün ve 2/24 E, - 24 K. Hukuk
Genel Kurulu 3.6.1964 gün ve 2/422 E, - 398 K. Hukuk Genel Kurulu aynı
gün 2/335 E. - 397 K. Hukuk Genel Kurul 4.5.1966 gün ve 2/406 E. - 132 K.;
Hukuk Genel Kurulu 22.12.1982 gün ve 13/1905 E. - 966 K.) Taraflar ister yalnız
bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar;
görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından ötürü herhangi
bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem (bağış) dahi şekli aykırılıktan dolayı
geçersizdir (MK. Md. 634, BK. Md. 213, 2613 sayılı Kanun (Md. 26). Müeyyidesi
mutlak butlan olan ve başlangıcından itibaren hükümsüzlük ifade eden
işlem icazet (onay) ile ya da zaman geçmekle geçerlilik kazanamıyacağına göre,
işlemden sonra mirasçılık sıfatını alan kişiler için geçerli hale gelemez. Bu
tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz ya da taşınmazların mülkiyeti yanlara
temlik yapılana şeklen nakledilmiş gözükse de, gerçekte miras bırakanın
mal varlığından (terekesinden) çıkmış sayılamaz. Diğer bir anlatımla 1.4.1974
tarihli 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını zorunlu
kılan işlemlerde miras bırakanla gerçekte kendisine bağış yapılan kişi öğretide
“kollusion” denilen hileli anlaşma yoluna başvurmakta, bağışı satış gibi göstermektedirler.
Bütün hukuk sistemlerinin benimsediği temel ilke uyarınca hiç
kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan kısmen de olsa kendisine
çıkar sağlayamaz. (Nullus Commodum Capere Potest ex sus İnsuria Propria).
Öte yandan, mirasçılık sıfatı ölümle doğar (MK.nun md. 522). Miras açılınca
mirasçılar onun tamamına sahip olurlar MK. md. 539). Evlatlık ve füruu, kendisine
evlat edinen kimseye, nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar (MK. md.
447). Öyle ise, olayda, 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme
Kararının uygulama yeri bulabileceği ve davacının da değinilen karara dayanarak
dava açabileceği kabul edilmeli; işin esasının araştırılması suretiyle sonucu
doğrultusunda bir hüküm kurulmalıdır.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan
muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu
muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını
devretmek istemektedir. Ancak, mirascısını miras hakkından yoksun bırakmak
için esas amacını gizliyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını,
tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma
sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı
İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların
gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun
634, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen
şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın
miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa
nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının
iptalini isteyebilirler.
Öte yandan; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi,
davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras
bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmıyacak biçimde ortaya
çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tesbiti
ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin
eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük
önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri,
toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta
haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün
olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark,
taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında
zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; açıklanan ilkeleri karşılayacak kapsamda
bir araştırma yapıldığını söyleyebilmek olanağı yoktur.
Hal böyle olunca, anılan ilkelere göre araştırma yapılması ve sonucuna göre
bir hüküm kurulması gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu
üzere karar verilmesi isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine
geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda
direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı vekili

Hukuk Genel Kurulu Kararı
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz
edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Yerel mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin
yapıldığı tarihte başkaca mirasçısının varlığına karşın o tarih itibariyle
mirasçı sıfatını henüz kazanmayan ancak murisin ölüm gününde mirasçı olan
kişi yönünden 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararının
uygulama yeri bulup bulmayacağı, o kişi (davacı) tarafından işlemin iptali da-
vasının açılıp-açılamıyacağı noktasında toplanmaktadır.
Söz konusu inançları birleştirme kararında “bir kimsenin mirasçısını miras
hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını gerçekte
bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda
açıkladığının gerçekleşmesi durumunda saklı pay sahibi olsun ya da
olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin
muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun
bulunduğunu, ileri sürerek dava açabilecekleri bu dava hakkının geçerli sözleşmeleri
için düzenlenen Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı
haklara etkili olamıyacağı” öngörülmüştür. Gerek kararın gerekçesinden gerekse
bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte
mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı yoktur.
Aksine değinilen kararda belirli bir mirasçı veya mirasçılardan söz edilmeyip
genel “mirasçı” sözcüğü kullanılmak “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar”
denmek suretiyle temlik tarihinde mevcut ve sonradan ortaya çıkabilecek mirasçılar
bakımından ayrım yapılmış değildir. Nitekim 22.5.1987 tarih 4/5 sayılı
inançları birleştirme kararının sonuç bölümünde de “miras bırakanın yaptığı
temliki tasarruflardan zarar gören mirasçıların” dava açabilecekleri belirtilmiştir.
O halde muvazaalı temlik tarihinde miras bırakanın başka bir mirasçısının
bulunması, mirasçıdan mal kaçırma iradesinin oluşması için yeterlidir. Esasen
muvazaalı temlikten bir veya birkaç mirasçı değil tüm mirasçıların zarar göreceği
aşikârdır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Borçlar Kanununun 18. maddesinde deyimini bulan
muvazaa (...tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat kendi iradelerine
uymayan aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda
anlaşmalarıdır...) şeklinde tanımlanabilir. Bilindiği gibi muvazaa iki türlü
olabilir. Taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler. Yalnız
görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar, ya da
taraflar gerçekten bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla
başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında
bulunurlar (HGK. 4.5.1960 gün ve 2/24 Esas, 24 Karar. HGK. 3.6.1994 gün ve
442 Esas, 398 Karar, HGK. 3.6.1994 gün 335 Esas, 397 Karar. HGK. 4.5.1966
gün, 406 Esas, 132 Karar. HGK. 22.12.1982 gün 13/1905 esas, 966 karar).
Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu
etmiş olsunlar, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından
ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi Medeni Kanunun 634, Borçlar
Kanununun 213, 2613 sayılı kanunun 26. maddesinde düzenlenen şekil koşulu
bir geçerlilik koşulu sayıldığından tapulu taşınmazlar yönünden gizli işlem (bağış)
dahi, şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. Kararlılık kazanmış Yargıtay İçtihatlarında
ve bilimsel alanda ortaklaşa kabul edildiği üzere muvazaalı işlemin
müeyyidesi mutlak butlandır. Bu itibarla muvazaalı sözleşmeler başlangıçtan
itibaren geçersiz olduklarından hiçbir hüküm ve sonuç doğurmazlar. Açılan dava
sonunda verilen karar yenilik doğuran (inşai) bir karar değil açıklayıcı (ihdasi)
bir karar durumundadır. Muvazaanın varlığı hiçbir süreye bağlı olmaksızın
her zaman iddia ve isbat edilebilir. Muvazaa, istek olmaksızın mahkemece kendiliğinden
(resen) göz önünde tutulur. Belirli bir zaman geçmesi muvazaa sebebinin
ortadan kalkması veya tarafların olur (icazet) vermesi ile muvazaalı sözleşmeler
geçerli hale gelmezler. Bu tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz
ya da taşınmazların mülkiyeti temlik yapılana şeklen geçmiş gözükse de gerçekte
miras bırakanın mal varlığından çıkmış sayılmaz. Bu husus 7.10.1953 gün
1953/8 Esas, 1953/8 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararında da aynen
(...memur huzurunda bey akdi hakkında iradelerinin telahuk ettiği akitler beyan
eyleseler ve fakat hakiki kasıtların akit yaparken hibe olduğu sabit olsa, bey akdi
batıl olur, amma yerine hibe akdi kaim olmaz çünkü memur huzurunda bey
akdi hakkında tarafların iradeleri telahuk eylemiştir. Bu halde tapu kaydı hali
aslisine icra olunmakla iktifa olunur. Müşteri vaziyetinde bulunan şahsa hibe
sebebiyle mülkiyet intikal eylemiş olamaz. Bundan başka selahiyetli memur huzurunda
gayrimenkul mülkiyetini iktisap etmesi kastolunan şahsın isminin gizlenmesi
böylece onun yerine mevhum bir veya hakiki akitlerden başka bir şahsın
ismi kullanılarak akde yabancı kimse namına sicille tescil vaki olmuş ise
(nam-ı müstear) bu halde de memur huzurunda akitlerin hakiki kasdının ifade
edilmemiş olması bakımından temlike esas olan akit batıldır. Sicilin yalnız eski
haline icraı icap eder. Yani eski malik namına kayıt tahsis olunur. Böyle bir
münasebet yeni bir tescile mevzuu olunamaz.” Biçiminde yer almıştır.
1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını zorunlu
kılan işlemlerde miras bırakan ile gerçekte kendisine bağış yapılan kişi
öğretide “kolluksion” denilen hileli anlaşma yoluna başvurmakta, bağışı satış
gibi göstermektedirler. Bütün bu sistemlerin benimsendiği temel ilke uyarınca
hiç kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan her ne sebeple olursa
olsun kısmende olsa kendisine çıkar sağlayamaz. (Hullus commodum ca pere
potest ex sus insuria propria).
Öte yandan Medeni Kanunun 522. maddesi uyarınca (mirasçı olabilmek için
murisin vefatında mirasçılığa ehil olarak sağ olmak lazımdır.) Başkabir koşul söz
konusu olamaz. Yine aynı kanunun 539. maddesinde (miras açılınca mirasçılar
onun tamamına sahip olurlar. Kanunda açıkca yazılı haller müstesna olmak üzere
müteveffanın alacakları ve bilcümle hakları zilyet bulunduğu malları mirasçılarına
intikal eder) hükmü getirilmiştir. Medeni Kanunun değinilen açık hükümleri
karşısında bir mirasçının daha önce değil, murisin ölüm tarihinde (mirasın
açılma tarihinde) mirasçılığa ehil ve sağ olması esastır. İstikrar kazanmış Yargıtay
İçtihatlarında murisin muvazaalı temliki yaptığı tarihteki çocukları ile bundan
sonra ana rahmine düşen çocukları arasında dava hakkı yönünden hiçbir fark gözetilmemiştir.
Medeni Kanunun 447. maddesinin (evlatlık ve füruu kendisini ev-
lad edinen kimseye nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar) hükmü gereğince füruu
ve evlatlık arasında bir ayrım yapmakta olanaksızdır. Bunun yanında miras
bırakanın başka bir mirasçısının muvazaa nedeniyle dava açıp tapu kaydının iptali
ile terekeye döndürülmesini sağladığı takdirde temlik tarihinden sonra mirasçı
olan kişinin o taşınmaza payı oranında malik olacağı kuşkusuzdur. Hal böyle
olunca muvazaalı temlik tarihinden sonra mirasçılık sıfatı kazanan mirasçıya muvazaa
nedeniyle dava açmak hakkı tanınmaması izahı güç bir çelişki oluşturur,
muvazalı işlemlerin hüküm ve sonuçlarına ilişkin ilkelere, Medeni Kanunun açık
hükümlerine, sözü edilen inançları birleştirme kararlarına, Yargıtay’ın yerleşmiş
İçtihatlarına ters bir sonuç doğurur.
Öyle ise miras bırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat edindiği, veya
evlendiği kişinin yahut ana rahmine düşen çocuğunun muris muvazasına dayanarak
tapulu taşınmazlar hakkında açtığı iptal ve tescil davalarında 1.4.1974 tarih
1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulacağı buna
bağlı olarak somut olayda da davacının dava açabileceği kabul edilmeli, işin
esası araştırılarak sonucu doğrultusunda bir hüküm kurulmalıdır.
Hukuk Genel Kurulunca ’da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak
gerekirken; önceki kararda direnilmesi doğru değildir. Usul ve yasaya uygun
bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının
Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı
HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz
peşin harcının geri verilmesine 1.3.2000 gününde, yapılan 2. görüşmede oyçokluğu
ile karar verildi.

Karşı Oy Yazısı
Dava, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinden kaynaklanan ve dayanağını
1.4.1974 gün 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından alan “muris
muvazaası” hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil ve tenkis isteklerine dairdir.
Davacı, kendisini evlat edinen miras bırakanın çekişme konusu edilen taşınmazın
davalılara temlikinin, kendisinden mal kaçırma amaçlı, muvazaalı olduğunu
ileri sürerek tapusunun iptali ile adına tescilini istemiştir.
Mahkemece, dava hükümde yazılı gerekçelerle reddedilmiştir.
Kısaca, “irade ve beyan arasında, üçüncü kişileri yanıltmak amacıyla bilerek,
isteyerek yaratılan aykırılık hali” olarak da tarif edilen “muvazaa” hukuksal
kurumunu düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde, akitde aktin taraflarının
gerçek ve müşterek amaçlarının araştırılması gereğine değinilerek şekil
koşuluna uygun olmayan, görünüşe uymayan irade açıklamasının muvazaa
ile illetli olacağı zımnen ifade edilmiştir.
Bu genel kuraldan hareketle “muris muvazaası” hukuksal kurumuna açıklık
getiren 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde
“bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte
bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil
memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş
bulunması halinde, ....görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun
18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu...” na değinilerek geçersizliği dile
getirilmiştir.
Gerek Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine, gerekse belirtilen içtihadı birleştirme
kararına göre, akitte muvazaa halinin akte taraf olanın gerçek irade ve
amacının belirlenmesi ile saptanacağında kuşku yoktur. Şu halde muris muvazaasından
söz edebilmek için, miras bırakanın gerçek irade ve amacının yani
temliki tasarrufu yaparken murisin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek
düşüncesini taşıyıp taşımadığının açıklıkla ortaya konması lüzumu tartışmasızdır.
Böyle bir amaç saptanamadığı takdirde İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanma
olanağı kalmaz.
Somut olayda, davacının muristen hak talebi miras bırakan ile aralarında
15.10.1988 tarihinde kurulan evlatlık ilişkisinden kaynaklanmakta olup; tek mirasçıdır.
Miras bırakanın davaya konu edilen temliki tasarrufu ise, evlatlık ilişkisinin
kurulmasından 17 sene öncesine, 29.6.1971 tarihli resmi akde dayalı bulunmaktadır.
Bu durumda, murisin henüz evlatlık ilişkisi kurulmayan akdi mirasçısından,
bu akdin çok öncesinde yaptığı tasarrufları ile mal kaçırma amacını
taşıdığını söylemek mümkün değildir. Aksine düşünce tarzının kişilerin irade
serbestisine, tasarruf ehliyetine aşırı müdahale olacağı kuşkusuzdur.
Öte yandan, bir çok Daire ve Genel Kurul Kararında murisin temliki tasarrufu
ile mirasçılarından birini tercihinin, diğer mirasçılar bakımından haksız eylem
teşkil ettiğine değinilmiştir. Temlik tarihinde henüz mirasçı olmayan kişiye
karşı haksız eylemde bulunmanın söz konusu edilemiyeceği dikkate alındığında
da murisin akitteki gerçek amacının mirasçıdan mal kaçırma olduğu sonucuna
varmak olanaksızdır.
Burada üzerinde önemle durulması gereken bir hususta Yargıtay İnançları
Birleştirme Kararlarının niteliğidir. Bilindiği üzere İçtihadı Birleştirme Kararları
konularıyla sınırlı gerekçeleriyle açıklayıcı sonuçlarıyla da bağlayıcıdır. Bu
bakımdan bağlayıcı bulunan sonuç bölümü dikkate alınarak olaylara uygulanmasına
özen gösterilmeli, kapsamının genişletilmesinden kaçınılmalıdır. Şu
halde, “mirasçıdan mal kaçırma” halini geçersizlik sebebi sayan içtihadı birleştirme
kararının sonuç kısmındaki ifade ve amacı, “terekeden mal kaçırma” biçiminde
yorumlayan sayın çoğunluk görüşüne katılma olanağı yoktur.
Nitekim, “gizli bağış”, “elden bağış” olarak nitelendirilen, miras bırakanın
temliki işlemde taraf olmaksızın parasını ödemek suretiyle mirasçılarından bi-
rine malettiği taşınmazlar bakımından açılan davalarda, Yüksek Hukuk Genel
Kurulu, “...temliki işlemde üçüncü şahıs durumundaki murisin yorum yoluyla,
akitte taraf durumuna getirilmesi suretiyle olaya 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay
İnaçları Birleştirme Kararının uygulanması olanağı yoktur...” (30.12.1992
gün 1992/1 - 1986 , 1992/782 sayılı K.) gerekçesiyle yukarda değinilen ilke
üzerindeki duyarlılığını dile getirmiştir.
Bütün bunlara rağmen çekişme konusu işlerde 1974 tarihli İçtihadı Birleştirme
Kararının uygulanması düşüncesinin temelinde, muvazaalı işlemin hükümsüzlüğü
kavramının yattığı anlaşılmaktadır. Daire ve Genel Kurul Kararlarında
muvazaalı işlemin müeyyidesi mutlak butlan olarak nitelendirilmektedir.
Tabi ki, böyle bir kabul, muvazaalı işlemin baştan beri hüküm ifade etmeyeceği,
icazetle geçerli hale getirilemiyeceği, bölünemiyeceği sonucunu doğuracaktır;
bu sonuçları ortaya koyan muvazaalı işlemin eski hale getirilmesi için ise,
1.4.1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına da ihtiyaç yoktur; muvazaa
olgusunun subutu yeterlidir.
Ne varki, çoğunluğun değinilen kabulüne dayanak yapılan niteleme ve buna
bağlı kuralların, gerek doktrin, gerekse uygulama açısından, kesinlikle benimsenen
yaşamın gereklerine uygun düşen sonuçlar doğurduğunu söyleyebilmek
olanağı bulunmadığı açıktır.
Öncelikle öğretide mutlak butlana dayalı geçersizlik hali, yoklukla eşdeğer
kabul edilmekde; bu anlamda mutlak butlan ile mahlul işlemler kurulmamış,
meydana gelmemiş işlemler olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir kabulün doğal
sonucu olarak muvazaa, ilgililerince re’sen gözetilen bir geçersizlik sebebi sayılacak,
muvazaalı sözleşmenin sadece tarafları veya bundan zarar göreni değil,
ilgili herkes tarafından örneğin tapu sicili yetkilileri, C.Savcılıklarınca ileri sürülebilecek,
Mahkemelerde de kendiliğinden dikkate alınması gerekecektir.
Ancak biliyoruz ki, uygulamada durum hiç de böyle değildir. Örneğin Yüksek
1. Hukuk Dairesinin önüne sıkça gelen, murisin tüm mirasçılarını kapsayacak
biçimde, hoş görülebilir denklikte bir kısım taşınmazlarını, onlara muvazaalı
biçimde, yani tapuda satış göstermek suretiyle bağışlaması hali, 1.4.1974
gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama alanı dışında tutulmaktadır.
Bunun gerekçesi de, murisin gerçek irade ve amacının, mirasçılarından
mal kaçırmak değil, onlar arasında sağlığında bir kısım mallarının taksimi olduğudur.
Böylece olayda 1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama
yeri olmadığı sonucuna varılmaktadır. Oysa, miras bırakanın tapuda satış gösterdiği
işlem gerçekte bağıştır. Satış işlemi gerçek iradeyi yansıtmadığı için muvazaalı,
bağış ise şekil koşulundan yoksun bulunduğu için geçersizdir. Bu durumda
muvazaanın müeyyidesi mutlak butlan olsa idi, Yüksek Dairenin önüne
gelen işte geçersizlik halini belirleyip eski hale getirme işlemini kabul etmesi
gerekirdi kuşkusuz.
Diğer taraftan, bilindiği üzere, 1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararında
saklı pay sahibi olsun olmasın mirasçılara payları oranında dava ve talep hakkı
verilmiştir. Mutlak butlanla sakat bir işlemin bütünü ile baştan geçersizliği, icazetle
geçerli hale gelemiyeceği, bölünemiyeceği ilkeleri gözetildiğinde, mirasçılardan
sadece birinin talebi ile onun miras payı yönünden davanın kabulünün
değinilen ilkelerle nedenli bağdaşır olduğu da ortadadır.
Bu bakımdan mevsuf muvazaa hali olan ve 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı
Birleştirmeye konu teşkil eden “muris muvazaasına” dayalı temliki işlemlerin
mutlak butlanla batıl değil iptal edilebilir tasarruflar olarak düşünülmesinin
daha doğru olacağı inancındayım. Ancak bu suretle isabetli ve makul sonuçlar
elde edilebilecek, eldeki davada olduğu gibi, toplumu ve insanları rahatsız eden
meselelerde daha doğru, daha adil ve hakkaniyet duygularını tatmin eden çözümler
üretilebilecektir.
Açıklanan nedenlerle akte dayalı olarak kurulan mirasçılık ilişkilerinde, miras
bırakanın akit öncesi yaptığı temliki tasarruflarda henüz olmayan mirasçısından
mal kaçırma irade ve amacını taşıdığını söyleme olanağı yoktur. Hal
böyle olunca, bu tür olaylara 1.4.1974 gün ve 1/2 İnançları Birleştirme Kararının
uygulanamıyacağını düşünerek doğru bulduğum yerel mahkeme kararının
onanması gerektiği inancıyla sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Orhan UZGÖREN - 1. Hukuk Dairesi Üyesi